Komünarca değiniler ve anekdotlar: Arayış – Yüksel Yiğitdoğan

Anlam yaratmak, sınırları zorlamaktır. Sınırları zorlamak, sınırların ötesine geçmektir. Keşiftir, değiştirme, dönüştürme gücüdür. Özgürleşme hareketidir. Bilme, öğrenme, anlama, yapıp-etmedir. Hayal gücünün harekete geçişidir. Yaratıcı olmaktır. Kendini görmek, göstermektir. Mevcudun dışına çıkıştır. En basitinden en karmaşığına doğru tüm sorunlara nüfuz etmektir. Her türlü riski göze alıştır. Anlam dünyamızı derinleştirme ve yaşama geçirme mücadelesidir. Hemhal olma halidir. Kendini gerçekleştirme arayışıdır. Arayış nitelik ister, özgünlüğe bakar ve gerçeği arar. İşte o gerçek geneli etkiler. İster farkına varalım ister varmayalım, olumlu-olumsuz iz bırakır, değiştirir, mecbur kılar bizi. Ve çoğu zaman mecbur eder kendine. Aynen bugün olduğu gibi…

Geleceğimizi arıyoruz. Açıkçası sonda söyleyeceğimizi bir kez daha baştan söyleme ihtiyacı duyduk. Çünkü, her şey onun üzerinden şekillenecek, anlam kazanacaktır. Bu koşullarda başka seçenek yok. En azından şimdilik… Sürekli bizi hatırlatıyor oluşu konumlanışımızla alakalıdır. Kendimizi tanımlamakla yetinemeyiz. Yeninin inşasını temellendirmenin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmadıkça o bize kendisini hatırlatmaya devam edecektir. Haliyle biz de eylemeye devam edeceğiz ki, bulunduğumuz yerden ayağa kalkalım. Kolay olmadığı aşikar. Her geçen süre zarfında yönelimlerimizin açığa çıkarttığı sonuçlar, bazen ezber bozmak adına bazen de ezberimizi bozan o anın gerçeğine yaslanış, bağlanış kabullenmeyi doğurur. Çakılıp kaldıkça da kıpırdayamayız, başa sararız. Tekrarlarız kendimizi. Kanıksarız ve kafa yormamaya başlarız. Yaşar geçeriz. Amiyane tabirle ezbere takılmak, ezbere yaşamak buna denir.

Pratiğinden öğrenmemek düşünememektir. O yüzden başkalarının cümlelerini harfi harfine dillendirir, yazılarından bolca alıntılar yapar, özetler geçiririz. Bir çeşit ezberciliktir bu. Kolaycılığa kaçıştır, öykünmeyi teşvik eder. Kişiyi birey olmaktan çıkarır, sıradanlaştırır. Olaylar, gelişmeler, yaşananlar hakkında ne bir öneri, ne bir itiraz, ne bir görüş ileri sürer. Anlatılanları onaylar hep. Ne de olsa birileri bu görevi üstlenmiştir, onun yerine de düşünmektedir, yazmaktadır. Başkalarının gözünden dünyaya bakmak gibi bir şey bu. Tekdüzelik, yüzeysellik ve kendine yabancılaşma… Bencillik, tutuculuk böyle bir şey, mazisinden beslenir. Bugünü, geleceği esir alır. Alabildiğince eskilerden medet umar, bağlanır ona. Bu nedenlerdir ki geçmişte kaldıkça bugünü anlamak zorlaşır. Oysa ardımızda muazzam bir birikim var. Ondan öğrenmekten çok, ona tabi olmayı, tapınmayı ve tekrarlamayı tercih ediyoruz.

Kendi tarihselliğimizi anlamlandıramamanın bir sonucu olarak içinden geçtiğimiz her bir evreyi, dönemi yerli yerinde ve bütünlüklü değerlendiremediğimiz gibi önümüze çıkan fırsatları, avantajları dahi kullanamıyoruz. Tarihi birikimi-deneyimi-olmuş bitmiş-geçmiş bir şey sayıyoruz. Ancak aynı zamanda kültleştirmekten de kaçınmıyoruz. Devamcısı sandığımız şeyin kendisi yeri geliyor hem o hem bu olabiliyor. Artık hangisi öne çıkıyorsa, bize hangisi hizmet ediyorsa ona sarılıyoruz, yamanıyoruz. Özellikle kağıt üzerinden, yani yazıp çizerken, karalarken… Pratikte etkisizleşme hali ve palyatif çözümler de kurtarmıyor. Oysa kendi pratiğinden öğrenmemek düşünememektir. Düşünmemekse, öylesine yaşamaktır. Gelişigüzel hareket etmektir. Onca şey yap, onca şey gör hala yerinde say; olacak şey değil ama oluyor işte! Hayatın ve mücadelenin içinde bilememe ve görememe hali nelere yol açıyor, nelere mal oluyor… Ne hikmetse kimileri halinden memnun. Kimileri de arada kalmanın ayrıcalığına kaptırmış kendini. Dar alanda kısa paslaşmalarla biz bize yeteriz diyor.

Kuşkusuz yeni bir durum değil, kaldı ki bu süreç tüm ezberleri ters-düz etmeye yeminli. O kertedeyiz zaten. Kendi kendini ifşa ediş hali yaygınlık kazanıyor. Hatta buna zorlanıyor. İçinden kusturuyor ezberleri. Mazeretler, gerekçeler üretseler dahi tüm aklama çabaları bile buna yarıyor. Bir yerde iyi bir şey bu. Hiç değilse, doğru bildiklerimiz yanlışlanıyor, yanlış bildiklerimiz doğrulanıyor. Kimin ne olup olmadığı da açığa çıkıyor. Bazıları da var ki neler yaşadığının farkında değil, sahiden bilmiyor ama biliyormuş gibi davranıyor. O bildiğini sandığı şey yaşayıp geçtikleri, istekleri, yönelimleri. Oysa pratiğin yani sahadaki gerçeğin bilgisinden ne kadar haber var, ne kadar ilgili ve ne kadar dikkate alıyorlar?. Gerçi tüm kolektif öbeklerin her biri azımsanmayacak bir pratiğin içinden çıkıp gelmiştir bugünlere. Şimdi de pratiksizlikten yakınıyorlar. Dünün deneyimlerinden herhangi bir ders çıkarmadığı gibi hala aynı yolda yürümeyi marifet sanıyorlar. Ne yazık ki bu çizginin yeni bir anlam üretmesi söz konusu dahi olamaz. Bilincimiz pratiğimize, pratiğimiz bilincimize eşlik etmediği müddetçe bu girdaptan çıkamayız.

Bir kere karşımızda dünün dünyası yok. Her şeyi, herkesi içine alarak ileri-geri değiştiriyor hem de çok hızlı bir şekilde. Bu bile başlı başına sınırlarımızı daha fazla zorlamamızı emrediyor. Ayrıca kaç zamandır bizlere imkan tanıyor. Arayışlar bunun içinde, gelişme, yetkinleşme de öyle… Çoğalıp yayılmak, fark yaratmak, bütün boşlukları doldurmak önceliğimiz olmalıdır.  Hareketi hareketlendirmek gerek. Bu anlamın üretimi mekanın da üretimi demektir. İhtiyacın örgütlenmesi alan açar bize. Koşuşturdukça etkide etkileşimde bulunuruz. Çift taraflı bir pekiştirmedir bu. Kopuş hikayesinin genel bir hikayeye dönüştürülmesi sorunu bugünün anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Buna en başta bizim inanmamız ve bu yolda yürümemiz şart. Yoksa zamanla “aynılaşma” handikabı kaçınılmaz bir şekilde tehdit edecektir bizi. Değiştirmezsen değiştirilirsin ama öyle ama böyle.

Duraksayış da ilerleyiş de gerileyiş de arayışımızın içerisindedir. Yakıcı bir şekilde deneyimliyoruz bunu. Bazı şeyler gözler önünde cereyan ediyor bazıları da göze görünmez özellikler taşıyor. Sınıfsal, toplumsal içerikli olduğu kadar; örgütsel, siyasal, ideolojik ve teoriktir. Bu anlamsal gerilim zihniyet değişikliğinin sancısıdır. Diyalektik duyarlılığı… Henüz o doğum gerçekleşmediği içindir ki ağrısını, sızısını derinden hissediyoruz. Dertleniyoruz, zor bir süreç. Ancak asgari düzeyde dahi yapılması gerekeni yapamıyorsak kaçınılmaz olarak bizden kaynaklanan yönleri gözden geçirmeliyiz. Düzeltmeleri yerinde, zamanında yapmalıyız. Bu geriye dönük bir okuma değil, mevcut tablonun yani yeni durumun okunmasıdır aslında.

Geleceği bugünden inşa etmeyi önüne koymuş bir kolektifin ve güçlerinin hedefe kitlenmesi gözle görülür elle tutulur haliyle ölçülür. Unutmayalım ki, dünde ne varsa bugünde de var. O gün öngöremediklerimizin ceremesini çekiyoruz hala. Artık buna son verme zamanı… Mesele sonuçlar üzerinden analizler yapmak değildir, hele de olup bittikten sonra yaşananları, çıkan sonuçları derlemek hiç değil. Gelmekte olanı görmek, o gelişin yönünü tayin etmek, yanlışları düzeltmek ve yol açmaktır.